Psikolojiye göre birinin duygusal olarak olgun olmadığını gösteren 7 davranış

Hepimizin tanıdığı o tip var: kırk yaşında ama işler istediği gibi gitmediğinde ergen gibi tepki veren, sorun çıktığında ortadan kaybolan, ne zaman patlayacağı belli olmayan biri. Duygusal olgunluk yaşla birlikte otomatik gelmiyor aslında. Evi, arabası, saygın bir işi olabilir ama belirli psikolojik beceriler gelişmemişse davranışları hâlâ gençlik yıllarındaki gibi olabiliyor. Ve hayır, böyle insanlarla muhatap olmak senin suçun değil ama işaretleri bilmek seni gereksiz baş ağrılarından kurtarabilir.

Stanford Üniversitesi psikoloji profesörü James Gross 1998’de duygu düzenleme süreç modeli adlı bir çerçeve geliştirdi. Bu modele göre duygusal olarak olgun insanlar bilişsel yeniden değerlendirme gibi stratejiler kullanıyor, yani durumları daha iyi yönetmek için farklı açılardan yorumluyorlar. Olgun olmayanlar mı? Her şeyi içine atıp patlayana kadar bekliyorlar. Ve bu da bizi psikologların tehlike çanı olarak gördüğü yedi davranışa getiriyor.

Ama önce önemli bir not: Scott Lilienfeld’in 2010’daki kitabında belirttiği gibi bu işaretleri teşhise dönüştürmemeliyiz. Kimseyi ömür boyu immatür diye etiketlemiyoruz burada. Sürekli ve yaygın olduğunda duygu düzenlemede zorluk işaret edebilecek davranış kalıplarından bahsediyoruz. Anlaştık mı? Güzel, devam edelim.

İşler Ciddileşince Ortadan Kaybolmak

Biriyle bir sorunu konuşman gerektiğinde o kişi aniden bulunamaz hale geliyor mu? Mesajlara cevap vermiyor, sürekli meşgul ya da zor bir sohbet başlayacağını sezdiğinde resmen odayı terk ediyor. Bu içe dönüklük ya da kişisel alan ihtiyacı değil, tam anlamıyla kaçınma.

Roy Baumeister’ın 1998’de öne sürdüğü ego tükenmesi araştırması ilginç bir açıklama sunuyor. Duyguları yönetmek bilişsel kaynak tüketiyor, tıpkı telefonun pil şarjı gibi. Duygu düzenlemeyle zaten zorlanırken, olgunlaşmamış insanlar bu enerjiyi harcamaktansa çatışmalardan tamamen kaçınmayı tercih ediyor. Sorun mu? Çözülmeyen sorunlar kaybolmuyor, gereksiz e-postalar gibi birikerek duruyorlar.

Tabii herkesin bir şeyleri sindirmek için zamana ihtiyacı var. Ama dürüstçe yarın sakinleşince konuşalım demekle günlerce ortadan kaybolup sorunun kendiliğinden çözüleceğini ummak arasında büyük fark var. Spoiler: asla olmuyor.

Suçu Hep Başkalarına Atmak

Bu klasik bir örnek. Proje berbat mı gitti? Ekibin suçu. İlişki mi bitti? Eski sevgili hiçbir şey anlamıyordu. İşten mi atıldı? Patron zaten hep onu hedef almıştı. Bu insanları dinlediğinde hayatlarında hiç hata yapmadıklarını, sadece etraflarının beceriksizlerle dolu olduğunu düşünürsün.

Psikolojide buna dış kontrol odağı deniyor, Julian Rotter’ın 1966’da geliştirdiği bir kavram. Bu kişiler hayatlarındaki her şeyin kendi seçimleri değil dış faktörler tarafından kontrol edildiğine inanıyorlar. Sorumluluk almanın tam tersi, oysa sorumluluk duygusal olgunluğun temel taşlarından.

Mesele bazen kötü şeylerin dış nedenlerle yaşanmadığı değil, elbette yaşanıyor. Ama kalıp sürekli olduğunda, kelimenin tam anlamıyla her başarısızlık başkasının hatası olduğunda işte orada sorun var. Çünkü olaylardaki kendi rolünü hiç kabul etmezsen nasıl öğrenip gelişebilirsin? Yapamıyorsun. Ve yıllarca aynı döngülerde sıkışıp kalıyorsun.

Her Küçük Şeye Aşırı Tepki Vermek

Yapıcı küçük bir eleştiri dünya krizine dönüşüyor. Ufak bir aksilik saatlerce şikayet nedeni oluyor. Normal bir yorum yıkıcı kişisel saldırı olarak algılanıyor. Bu insanların yanında olmak mayın tarlasında yürümek gibi: neyin patlamayı tetikleyeceğini asla bilemiyorsun.

Gross’un duygu düzenleme modeline dönelim. Duygusal olarak olgun insanlar bilişsel yeniden değerlendirme kullanıyor: patron işlerini eleştirdiğinde tamam, bu gelişmek için bir geri bildirim diye düşünüyorlar. Olgunlaşmamışlar ise bastırmaya yöneliyor: her şeyi içlerinde tutmaya çalışıyorlar ta ki dayanamayacak hale gelene kadar, sonra BAM. Baumeister’ın ego tükenmesi teorisine göre bu sürekli bastırma zihinsel kaynakları tüketiyor ve küçük stresleri bile yönetmeyi imkansız hale getiriyor.

Sonuç mu? Herkesin sürekli bir şey söylememeye ya da yapmamaya dikkat etmesi gereken zehirli bir ortam. Ve bu ne kendileri ne de çevreleri için sağlıklı bir yaşam biçimi değil.

Başkalarının Yerine Kendini Koyamamak

Empati Instagram’da üzüldüm senin adına yazmak değil. Başka birinin ne hissettiğini ve neden hissettiğini gerçekten anlayabilmek. Bilişsel sinirbilim empatinin iki bileşeni olduğunu söylüyor: bilişsel olanı, yani karşıdakinin ne düşündüğünü anlamak ve duygusal olanı, o duyguyu hissetmek. Simon Baron-Cohen’in 2009’daki araştırmaları bu mekanizmaları derinlemesine inceledi.

Duygusal olarak olgunlaşmamış insanlar özellikle bilişsel empati ve zihin kuramı dediğimiz, başkalarının bizden farklı zihinsel durumlara sahip olduğunu kavrama yetisiyle zorlanıyor. Onlar için bir şey kendi sorunları değilse kimse için de olmamalı. Arkadaşın işini mi kaybetti? E tamam, yenisini bulur. Eşin stresli mi? Her zamanki gibi abartıyor.

Her şeyi sadece kendi bakış açılarından görüyorlar, diğer insanı gerçekten anlamak için gerekli zihinsel geçişi yapamıyorlar. Ve bu derin, samimi ilişkiler kurmayı imkansız hale getiriyor çünkü kimse gerçekten anlaşıldığını ya da onaylandığını hissetmiyor.

Her Geri Bildirimi Kişisel Saldırı Gibi Algılamak

Kabul edelim: eleştirilmekten kimse hoşlanmaz. Ama birisi sana bir hatayı gösterdiğinde hafif rahatsız olmakla tamamen savunmaya geçmek, sanki sana kişisel saldırıda bulunuyormuş gibi davranmak arasında çok büyük fark var.

Duygusal olarak olgunlaşmamış insanlar en yapıcı eleştirileri bile kimliklerine yönelik tehdit olarak görüyorlar. Bu raporda bazı eksik veriler var dediğinde onlar bana tam bir başarısızım diyorsun diye duyuyorlar. Nathaniel Branden’ın 90’larda özsaygı bağlamında incelediği bu savunucu tutum genelde en ufak sarsıntıya dayanamayan kırılgan bir benliği gizliyor.

Amerikan Psikoloji Derneği’nin meta-analizleri sağlıklı özsaygısı olan insanların geri bildirimi entegre edebildiğini gösteriyor çünkü kimliklerini tek bir başarıya ya da başarısızlığa dayandırmıyorlar. Ama duygusal olarak olgunlaşmamışlar için? Her eleştiri varoluşsal hale geliyor. Ve bu sadece kişisel gelişimlerini engellemekle kalmıyor, onlarla dürüstçe iletişim kurmayı da imkansız kılıyor.

Bu davranışlardan hangisi senin çevrende en sık görülüyor?
Suçu başkasına atmak
Kaybolarak kaçmak
Aşırı tepki vermek
Empati kuramamak
Değişime direniş

Düşünmeden İçgüdüsel Hareket Etmek

Aklına gelen her şeyi filtre olmadan söylemek. Hesabı eksi düşüren dürtüsel alışverişler yapmak. Sabahleyin pişman olacakları o sinirli mesajı gecenin üçünde göndermek. İşte bu tamamen dürtülerin insafına yaşamak demek.

Gross’un modelinde dürtü kontrolü duygu düzenlemenin temel bir parçası. Olgun insanlar duygu ile eylem arasına boşluk koyabiliyorlar: öfkeyi hissediyorlar ama nasıl tepki vereceklerini seçiyorlar. Olgunlaşmamışlar mı? Duygu eyleme direkt dönüşüyor. Filtre yok, duraklama yok, düşünme yok.

Bunu söylediğinde genelde klasik savunmayla karşılık veriyorlar: ben böyleyim, düşündüğümü söylerim. Ama özgün olmak aklından geçen her filtrelenmemiş düşünceyi başkalarının üzerine boşaltmak değil. Evet dürüst olmak ama farkındalıkla ve saygıyla. O bahane aslında sadece sözlerinin ve eylemlerinin etkisinden sorumluluk almaktan kaçınmanın bir yolu.

Kesinlikle Değişmeyi Reddetmek

Ve belki hepsinden sinir bozucu olan işarete geliyoruz: değişime tamamen kapalı olmak. Ben böyleyim, ya alırsın ya bırakırsın. Kimse için değişmem. Beğenmiyorsan sorun senin. Güç gösterisi gibi görünen ama aslında duygusal katılık itirafı olan cümleler.

Carol Dweck’in 2006’da yayınlanan gelişim zihniyeti araştırması insan beyninin yaşam boyu esnekliğini koruduğunu gösterdi. Öğrenebilir, büyüyebilir, değişebiliriz. Duygusal olarak olgun insanlar bunu biliyor ve hataları gelişim fırsatları olarak görüyorlar. Olgunlaşmamışların ise sabit zihniyeti var: belirli bir şekilde oldukları ve bunun değişmez olduğuna inanıyorlar.

Bu tutumun sorunu uyum sağlama yükünün tamamını başkalarına yüklemesi. Sen beni olduğum gibi kabul etmelisin, ben hiçbir çaba göstermem. Ve bu, romantik, ailevi ya da iş ilişkileri olsun işlevsiz ilişkiler için hazır reçete.

Bu İşaretleri Tanıdığında Ne Yapmalı

Buraya kadar okudun ve belki hayatındaki birini tanıdın. Ya da daha da cesaret isteyen bir şey, bu maddelerin bazılarında kendini gördün. Peki şimdi ne olacak?

İlk önemli nokta: Lilienfeld’in popüler psikoloji mitleri üzerine çalışmasında hatırlattığı gibi bunlar tanı araçları değil. Bu listeyi okuyup birinin klinik olarak olgunlaşmamış olduğuna karar veremezsin. 2010’larda ortaya çıkan tekrarlanabilirlik krizi, genellemelerle dikkatli olmamız gerektiğini öğretti. Bireysel farklılıklar çok önemli.

Bununla birlikte bu kalıplar sürekli ve yaygınsa ilişkilerde gerçek sorunlara neden oluyor. İşte bazı pratik stratejiler:

  • Eğer bu davranışları kendinde tanıdıysan önce dürüstlüğün için kendini kutla. Farkındalık kelimenin tam anlamıyla değişimin ilk adımı. Gross’un bilişsel yeniden değerlendirme teknikleri öğrenilebilir, genelde bilişsel-davranışçı yaklaşımlarda uzmanlaşmış bir terapistin yardımıyla.
  • Eğer hayatındaki birisiyse sihirli kelime: sınırlar. Başkalarını değiştiremezsin, özellikle değişmek istemediklerinde. Ama neyi tolere etmeye hazır olduğun konusunda net limitler koyabilirsin. Duygusal yumruk torbası olmak zorunda değilsin, sorunlarını çözmek zorunda değilsin.
  • Romantik ilişkilerde duygu düzenlemeye odaklanan çift terapisi mucizeler yaratabilir ama sadece her iki taraf da üzerinde çalışmaya hazırsa. Eğer tüm çabayı sadece bir kişi gösteriyorsa işe yaramaz.
  • İş yerinde her şeyi yazılı olarak belgele, mümkün olduğunda tanık ara ve şirketinin İK prosedürlerini iyi bil. Profesyonel sınırlar daha da önemli çünkü zehirli bir arkadaşla yaptığın gibi köprüleri tamamen atamazsın.

Eğer ebeveynsen iyi haber şu: duygu düzenleme becerileri küçük yaştan öğretilebilir. Çocuklara duygularını isimlendirmeyi, hayal kırıklığıyla başa çıkmayı, empati geliştirmeyi öğretmek gelecekteki duygusal olgunluğun temellerini atıyor.

Sürekli Devam Eden Bir Yolculuk

Anlaşılması gereken en önemli şey şu: duygusal olgunluk vardığın ve sonsuza dek hallolduğun bir varış noktası değil. Sürekli bir süreç, günlük bir çalışma. Hepimiz özellikle stresli ya da zor zamanlarda bu davranışlardan bazılarına kayabiliriz. Bu insani.

Fark sıklıkta, yoğunlukta ve en önemlisi bu kalıpları tanıyıp üzerlerinde çalışmaya istekli olmakta. Giderek karmaşıklaşan ve stresli dünyamızda duygu düzenleme becerileri gittikçe daha kritik hale geliyor.

Ama mucizevi vaatlere dikkat et. Lilienfeld hızlı ve acısız değişim vaat eden popüler psikoloji mitlerinin tehlikesini anlatıyor. Gerçek duygusal büyüme zaman, sabır, genellikle profesyonel yardım ve hepsinden önemlisi aynaya dürüstçe bakma isteği gerektiriyor.

Kendini bu konularda zorlanırken buluyorsan bir psikoterapistle konuşmayı ciddiye al. Bu zayıflık işareti değil, sana öğretilmemiş ya da edinmekte zorlandığın beceriler için desteğe ihtiyacın olduğunu kabul etmek olgunluk işareti.

Ve unutma: küçük adımlar. Bugün belki zor bir konuşmadan kaçmamayı deniyorsun. Yarın o sinirli mesajı göndermeden önce bir saniye duruyorsun. Öbür gün savunucu cevabını düşünmeden başkasının bakış açısını gerçekten dinlemeye çalışıyorsun. Zamanla biriken bu küçük farkındalık ve seçim anları duygusal olgunluk dediğimiz şeyi inşa ediyor.

Bu yolculukta yalnız değilsin ve hepsinden önemlisi hep aynı kalmaya mahkum değilsin. Değişim mümkün, büyümek mümkün. Sadece hepsinden zor olan şey gerekiyor: başlama iradesi.

Yorum yapın